ISLAMISCHES BESTATTUNGSINSTITUT
Bestattungen und Überführungen in alle islamischen Länder
Erledigung aller Formalitäten


CENAZE NAKİL ve DEFİN SERVİSİ
 
  
  BREMEN - HAMBURG - NIEDERSACHSEN - NORDRHEIN WESTFALEN  

ÖLÜM

"Her canlı ölümü tadacaktır." (Âl-i İmrân, 185);
Her nefis canlı ölümü tadacaktır. Yani herkes ölecektir. Bundan bazı kimseler ruhun ebedî olduğu mânâsını anlamışlardır. Çünkü tatmak, bir hayat eseridir. Ve zevk anında tadıcının ebedî olduğunu anlatır, yoksa zevk tasavvur olunamaz. O halde mânâ: "Her nefis bedeninin ölümünü tadacaktır" demek olur. Bu da nefsin, bedenden başka olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğini anlatır. Evet her nefis ölümü tadacak; dünyanın ne üzüntüsü, ne sevinci hiç biri kalmayacaktır.
"Onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiç şüphe yoktur" (İsrâ, 99);
"Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?" (Enbiyâ, 34);
"Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir" (Rahmân,26).
 
Allah'ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi

"O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır" (Mülk, 2)
Bir hayatın arkasından ölümün ve onun arkasından diğer bir hayatın karşıt olarak yaratılması, insanların bu ikisi arasında iyi bir çalışma gayretiyle Allah'ın mülkünde güzel bir işçi, yüksekbir görevli olmak üzere yarış için bir imtihan meydanına çıkarılmaları hikmetine, bu da hayattan hayata, güzellikten güzelliğe bir yükseliş nizamı ve en güzel amellere daha güzeliyle mükafat vererek ileride bambaşka bir hayata ulaştırılmaları gayesine yöneliktir.
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)
"Ben gizli bir hazine idim tanınmak istedim ve tanınmak için de mahlûkatı yarattım." (Kutsî Hadis)
 
Ölüm konusundaki kader yazgısı

"Allah'ın emir ve kazası olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış bir yazıdır" (Âl-i İmran, 145)
Allah Teâlâ'nın izni ve iradesi olmaksızın hiçbir kimsenin ölmesi ihtimali yoktur. Gerek döşekte olsun, gerek öldürmekle olsun, mutlak ölüm böyle olunca, Allah'ın iradesi erişmeden ne düşmanın saldırısıyla, ne de kendi arzusuyla kimse ölmez. Allah'ın izniyle ölüm ise tayin edilmiş bir şekilde yazılır. Yani Allah katında bilinen bir vakit ile takdir edilmiştir ki; ne ileri gider, ne geri kalır. Bir insan, gerçekte nasıl bir şekilde ölecekse öyle ölür. Ve onun dünyada iki ömrü yoktur. Şu halde iki eceli de yoktur.
Bazı kimseler ecel-i müsemmâ (eceliyle gelen, normal ölüm) ve ecel-i kaza (kaza ile gelen ölüm) diye iki ecel tasavvur ederler. Ve, "Zavallı eceligelmeden kazaya uğradı." derler. Bilmezler ki, olay ne ise ömür, ecel odur. Ve o kimsenin Allah katında bilinen vakti ondan ibarettir. Bundan başkası gerçekten değil, zâtî ve aklî imkan üzerine kurulmuş varsayımlar ve ihtimallerdir. Herkesin gerçekte ömrünün, ecelinin birliği, inkâr imkanı bulunmayan apaçık bir gerçek olduğu halde, birtakım kimselerin bunu karmaşık bir mesele imiş gibi "ecel bir mi, iki mi?" diye konuşmaya kalkışmaları, konuyu kavrayamamalarından doğar. Evet, kaderin sırrı belli olmaz ve yaşayan bir kimsenin ne vakit ve ne şekilde öleceğini de Allah'tan başka kimse bilmez. İlâhî kanunda ölümün sebepleri olarak tanınmış birçok şeyler de vardır. İnsan, ecelinin ne olduğunu bilmediği için bunlardan sakınmalıdır. Ve fakat muhakkak şu bilinmelidir ki bu sakınma ne ilâhî iradeyi değiştirir, ne de Allah katında bilinen ve takdir edilmiş olan eceli değiştirir.
 
Ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur

"Nerede olursanız olun, tahkîm edilmiş yüksek kalelerde bile bulunsanız ölüm sizi bulur" (Nisâ, 78);
Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir. Yüksek kalelerde veya sağlam saraylarda, hatta gökteki yıldızlarda dahi bulunsanız yine ölüm gelir sizi bulur. Bundan dolayı ölüm korkusu ile vazifeden kaçınmanın hiçbir anlamı yoktur. Madem ki mutlaka bir ölüm vardır. Ona her zaman hazır olmalı, dünya hayatına bağlanmamalı, vazifeyi seve seve yapmalıdır.
 
Ölüme hazırlıklı olmak

Cenab-ı Hak gerçekte insan varlığına sonsuza kadar uzanan bir ömür takdir etmiştir. Ruhları dünya hayatından belirsiz bir süre önce topluca yaratmış ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusunu yöneltmiştir.
Kur'an'da ruhun başlangıcı ile ilgili olan bu olay şöyle belirlenir:
"Hani Rabbin Âdem oğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş;
Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti.
Onlar da; Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk" demişlerdi.
İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir"
(A'raf, 172).
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnın da dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyamet koptuktan sonra da ahiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insan oğlu dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İnanç sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise Cenab-ı Hakk'ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir.
Hayatın bu gerçeği karşısında ölüme hazırlıklı olmak her insanın şiarı olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mümin için müstehap sayılmıştır.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Lezzetleri yok eden ölümü çok anın"
"Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser"
"Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder"
 
Ölüm hastasına ve ölüye söylenecek sözler yapılacak işler

Ölüm hastasına ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah'ın hükmünü hiç bir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur. Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir.
Çünkü Allah elçisi; "Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yanlı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir" buyurmuştur.
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için
"Ölü ve dirilerinizin kıblesidir" buyurmuş.
Hz. Fatıma (r.a, Rafi'nin annesine;
"Beni kıbleye çevir" demiştir
Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.
Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehadet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur:
"Ölülerinize; "Lâ ilahe illallah'ı" telkin ediniz. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mümini bu kelime Cehennem'den kurtarır".
"Son sözü La ilahe illallah olan kimse Cennet'e girer"
Hastanın yanında şehadet getirilir ki, o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrarla, sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Bu telkini hastanın sevdiği birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır.
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Bunu yaparken de şu dua okunabilir:
"Bismillahi ve ala milleti rasülih. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi ma ba'dehü ve es'idhu bi likaike vec'al ma harace ileyhi hayran mimma harace anhu".
Anlamı: "Allah'ın ismiyle ve Resulullah'ın dini üzerinde olsun. Allah'ım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle. Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle".

Sonra ölünun üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur'an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.
 
Ölümün ne zaman nerede olacağı bilinebilinir mi?

İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, Rahimlerde olanı o bilir, hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilmez hiç bir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır" (Lokmân, 31/34).
 
Kaynaklar:
1) Elmalılı Tefsiri
2) Şamil İslam Ansiklopedisi

 

 

Detayalı bilgiler:

 

    Allah-u Zülcelal  ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Kafirler bölük bölük cehenneme sürülerek oraya vardıklarında, cehennem kapıları açılır." (Zümer, 71) Dünyada kapalı olan bir zindanın kapısı, bir mahkum geldiği zaman nasıl açılıyorsa, cehennem de tıpkı böyledir. Kâfir ve fasıklar oraya gelince, cehennemin kapısı yeniden açılacaktır.

    Cennetin ne kadar güzel olduğunu ve cehennemin ne kadar kötü olduğunu ancak Allah-u Zülcelal bilir. Bizim için mühim olan şudur ki, insan ne ile cennete veyahut ne ile cehenneme müstahak oluyor, onu iyi bilmemiz gerekmektedir. Bunları hepimiz biliyoruz ki, cennet ve cehennem vardır. Çünkü bunlara iman etmeyen kimse mü'min olamaz.  Şu dört şey Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmetinden mutlaka alınacaktır.

Birincisi: Azrail aleyhisselam ruhumuzu mutlaka bizden alacaktır.
İkincisi: Dünyada emek çekerek topladığımız malları varisler bizden zorla alacaktır.
Üçüncüsü: İstesek de istemesek de bu keyf ve sefa ile donattığımız vücudu kurtlar ve böcekler kabirde yiyeceklerdir.
Dördüncüsü: İstesek de istemesek de, üzerimizde ne kadar hukukları varsa kıyamet günü hak sahipleri karşımıza çıkarak, sevaplarımızı alacaklardır.

    Olabilir ki, sevaplarımız kalmayıp, Allah-u Zülcelal o kimsenin günahlarını üzerimize yükleyerek bizi cehenneme doğru sevkedebilir. İşte bu dört şey insan istese de istemese de kendisinden zorla alınacaktır. Dünya ile meşgul olurken ahireti unutmamamız lazımdır. Dünya peşin olduğu için onun nimetleriyle ferahlanıyoruz. Bir eziyetle karşı karşıya kalırsak, nefsimiz o eziyeti kabul etmiyor. Fakat ahiret bakidir. Hz. Peygamber (S.A.V)'in mübarek vücud-u şerifi bindörtyüz küsür senedir kabirdedir.

    Peki orası mı bizim gerçek evimiz, yoksa dünyada yaptığımız binalar mı bizim evimiz? Kendimize ne kadar haksızlık yaptığımızın, acaba farkında mıyız?  Hz.Peygamber (S.A.V) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Kabirleri ziyaret ediniz, Çünkü orası size ölümü hatırlatır." (İbn Mace)

    Hz.Peygamber (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizi, Beyhaki) Ona göre kabirleri ziyaret ettiğimiz zaman bu şekilde düşünme-miz lazımdır. İşte Hz. Peygamber (S.A.V) bizi hadis-i şeriflerde ikaz ediyor. Onun için bunları daima hatırımızda tutalım.

    Nefislerimize aldanıp Allah-u Zülcelal'i unutmamamız lazımdır. Bu çok mühimdir. Burada herkes kendi durumunu düşünüp kendisini kusurlu, taksirat sahibi görmesi gerekir. Gerçekten Allah-u Zülcelal'i çok unutuyoruz. Allah-u Zülcelal'in yapılmasını istediği şeyleri terk etmek, O'nu unutmak demektir. Nefsin arzu ve isteklerine uymak, yine O'nu unutmak demektir.

    Bir zat şöyle anlatmıştır: "Bir gün İbn-i Abbas radıyallahu anh'ın yanında oturuyordum. Az sonra bir grup çıkageldi ve dediler ki: "Bizler hac ziyareti için yola çıkmıştık. Yanımızda bir arkadaşımız vardı. Bu şehrin açık arazili bir mahallesine gelince arkadaşımız ölüverdi. Onu yıkayıp toprağa vermeye hazırlayınca, kendisi için bir mezar kazmaya giriştik. Fakat açtığımız çukurda yılanların kaynadığını görünce, oradan vazgeçerek başka bir yerde başka bir mezar kazmaya başladık. Fakat az sonra bu çukurda da yılanların kaynadığını gördük. Bu defa o çukuru da bırakarak, başka bir yerde üçüncü bir mezar açmaya koyulduk. Bir kaç karış yere indiğimizde, yine topraktan kaynayan yılanlarla karşılaşınca, mezar hazırlamaktan vazgeçerek sizin yanınıza geldik."

    İbn-i Abbas (R.A) söylenenleri dinledikten sonra şöyle dedi: "Bu karşılaştığınız olayın sebebi, o ölünün dünyadayken işlemiş olduğu bir hareket, bir fiildir. Şimdi gidin ve onu açtığınız o çukurlardan birine gömüverin.  Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, arkadaşınızın ölüsüne mezar açacaksınız diye tüm yeryüzünü karış karış kazsanız, o yılanlarla yine karşılaşacaksınız. Arkadaşınızın ölüsünü toprağa verdikten sonra durumu ailesi ile konuşunuz."

    Bu sözlerden sonra birlikte varıp, adamın ölüsünü daha önce hazırlanan mezarlardan birinde toprağa verdik. Dönüşte evine uğradık. Yanımızdaki bir kaç parça eşyasını karısına teslim ettikten sonra kendisine: "Kocan sağlığında ne iş yapardı?" diye sorduk. Kadın bizlere şu cevabı verdi: "Kocam gıda maddesi, yani buğday satardı. Hergün evin masrafını karşılayacak kadar buğdayı, satacağı çuvallardan ayırır ve çıkarmış olduğu buğdayın yerine, aynı ağırlıkta saman ve çöp koyar, sonra da hepsini karıştırıp satardı."

    Evet, işte durum böyledir. İnsan ister salih amel yapsın, isterse kötü amel yapsın, mutlaka yapmış olduğu amel kendisiyle beraber kalacaktır. İşte bizim, o kabir hayatını unutmamamız gerekir. Onun için kendimizi Allah-u Zülcelal'in karşısında dosdoğru yapalım. Sadat-ı kiramın meşrebi, Allah-u Zülcelal'in rızasına ne kadar uygundur. Allah-u Zülcelal, kullarının daima alçak gönüllü ve yalvarıcı olmasını ister. Sadat-ı kiram da, kendilerini ve kendilerine tabi olan kimseleri, bu meşrebe teşvik ederler. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu meşrebin üzerinde idi.

    Allah-u Zülcelal, İslam dininde kulunun çok samimi olmasını istiyor. İnsan samimi olduğu zaman onun önünde hiç bir engel  kalamaz. Bir genç fesad, keyf ve sefa meclisi düzenlemekle meşgul olurdu. Kölesine dört akçe verip meclise mezelik almasını emretti. Köle yolda giderken Mansur bin Ammar'ın meclisine uğradı ve: "Biraz durup ne söylediğini anlayayım!" diye düşündü. Mansur, bir fakir için bir şey istiyor ve: "Dört dua yapmam karşılığında bana dört akçe verecek biri var mı içinizde?" diyordu. Köle, bundan daha iyi hiç bir şey yoktur, deyip elindeki dört akçeyi ona takdim etti. Mansur: "İstediğin dua nedir?" diye sordu. Köle: "İlk olarak azad olmam için, ikinci olarak tek Allah-u  Zülcelal'in efendime tevbe nasip etmesi için, üçüncü olarak  elimden çıkan dört akçenin bedeli iade edilmesi için, dördüncü olarak da, Allah'ın sana, meclisinde bulunanlara, bana ve efendime rahmet buyurması için dua buyur." dedi. Mansur bu şekilde niyazda bulundu.

    Köle eve dönünce efendisi: "Nerede kaldın ve ne getirdin?" diye sordu. O da: "Mansur bin Ammar'ın meclisinde idim, o dört akçe ile dört dua satın aldım." dedi. Eefendisi: "Ne duası?" diye sorunca, o da durumu aynen anlattı. O vakit efendisi: "Sana hürriyetini bağışladım, bir daha içki içmemek için Allah'a tevbe ettim, o dört akçeye bedel olmak üzere sana dört yüz akçe bağışladım. Geriye kalan dördüncü dileğin de benimle alakası yok, ben elimden geleni yaptım." dedi. Kölenin efendisi o gece rüyasında, hafiften gelen bir sesin şunları söylediğini gördü: "Sen, zayıf bir kul iken elinden geleni yaptın, biz de, bize havale ettiğin şeyi yaparak, sana da, kölene de, Mansura da, mecliste bulunanlara da rahmet ettik!"

    Bakın, samimiyetten neler doğuyor. İnsan, saati ve dakikası ile ya cennet hazinelerinden bir hazine alır ya da cehennem hazinelerinden bir hazine alır. İşte bunu çok iyi bilmemiz lazımdır. Eğer ibadetle, Allah'ın zikriyle vaktimizi geçirirsek, her bir  saatle cennetin bir hazinesini elde etmiş oluruz. Başıboş veyahut günahla saatimizi geçirdiğimiz zaman da cehennemdeki hazineleri elde etmiş oluruz. İnsan bunu her ne kadar görmüyorsa da, bunu böyle bilmesi lazımdır. Biz Allah-u Zülcelal'in rızasını ve muhabbetini kazanmak için imtihan oluyoruz. Nasıl bir talebe, çalışmadığı zaman imtihanı kazanamıyorsa, biz de taatte bulunmadığımız zaman bu imtihanı kazanamayız. Ateşten bir çengelin insanın vücuduna takılıp yüzbin zebaninin onu çekmesi acaba nasıldır? İşte ruhun tenden ayrılması da aynen böyledir.

    Bu konuda Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: "Ölümün mü'mine verdiği acı ve ızdırabın şiddeti, üç yüz kılıç darbesinin ızdırap şiddetine eşittir." (İbn Ebi'd-Dünya)  Hepimiz düşünelim! Bir kılıç insana vurulsa, acaba ne kadar eziyet verir? İşte ruhun çıkması da aynen böyledir. Peki, az bir eziyet karşısında tahammül edemiyoruz! O zaman, aklımız fikrimiz acaba nerededir? Biz nasıl şeytana karşı mücadele edeceğiz? Onun fitnesinden kendimizi nasıl kurtaracağız? Ne akılla! Ne Şuurla! Ne  kuvvetle!..

    Denildiği gibi, insan çok düşünmeli ve çok tefekkür etmelidir. Hepimiz düşünelim; dostlarımızdan nice insanlar gittiler. Ben  kendi şahsıma sayarsam, onları bitiremiyorum. Mardin'in bir köyünde   iki-üç sene kadar imamlık yaptım. Benim cemaatım yirmi-yirmibeş kişi kadar vardı. Şimdi sayıyorum, onlardan sadece dört-beş kişi kalmış, işte onların hepsi gittiler... İnsan böyle anmalı, ölümü unutmamalı ve ölüme hazırlıklı olmalıdır.

    Bütün İslam aleminin hükümdarı  Halife Harun Reşid ile Behlül-ü Dane'nin kardeş oldukları bazı rivayetler geçer. Harun Reşid emirü'l-mü'minin, Behlül ise Evliyaların büyüğündendir. Bir gün anneleri Behlül'ü çağırarak: "Oğlum, kardeşin Harun hükümdardır. Mesuliyeti çoktur. Çok kimselerle münasebeti olduğu için, geniş bir kitlenin mesuliyetini omuzlamıştır. Kimseye zulüm etmemesi, hakarette bulunmaması için biraz vaaz ve nasihatte bulun ki, kardeşin zarara uğramasın!" der. Behlül ise: "Olur anne, sen merak etme, ben kendisine vaaz ve nasihat ederim." diye cevap verir.Aradan birkaç gün geçer, bir gün Behlül saraya Harun Reşid'i ziyarete gider. Harun Reşid'e: "Haydi kardeşim, seninle biraz şöyle dolaşalım!" diyerek, onu saraydan çıkarır. Doğruca alır kabristana götürür ve: "İşte bu falanın kabridir, bu kadar sene ömür sürdü. Şu da falancanın kabridir, şu kadar sene yaşadı. Şu kabirde yatan yirmi sene yaşadı, şuradaki elli sene yaşadı." diyerek altmış-yetmiş tane kabir gösterir. Daha sonra eve dönerler.

    Bir müddet sonra anneleri Harun Reşid'e: "Harun, Behlül gelip sana hiç nasihat etti mi?" diye sorar. Harun Reşid: "Hayır, Behlül bana hiç nasihat etmedi." diye cevap verir. Anneleri bu sefer Behlül'ün yanına giderek: "Behlül, kardeşine nasihat etmeni söylemiştim. Neden gidip nasihat etmedin?" diye sorar. Behlül: "Anne, benim nasihat etmediğimi kim sana söyledi? Ben ona nasihat ettim. Onu kabristana götürdüm, bu falancanın, şu   falancanın kabridir diyerek ona birçok kabir gösterdim. Böylece kendisine en büyük vaaz ve nasihatta bulundum. Eğer o bundan ibret almamış ise, ben ne yapabilirim?" diye annesine cevap verir.

    Gerçekten insan için, ölümden daha büyük nasihat olamaz. İşte durum böyledir. Çünkü ölüm, çok ibretli bir olaydır. Eğer ki insan ölümden herhangi bir ibret ve nasihat almıyorsa, bu kalbinin katı olmasından dolayıdır. Onun için ölümü çok hatırlamak lazımdır. Halife Ömer bin Abdulaziz, daima alimleri bir araya toplar, ölümden bahsettirir, ölümü duyunca da ıslak bir kuşun ıslaklığını gidermek için çırpınması gibi çırpınırdı. İbn-i Şirin'in yanında ölümden bahsedildiği zaman, kendisi ölmüş gibi uyuşurdu.  Ölümü düşünmek ve onu kalbe yerleştirmek için en faydalı yol; daima akrabalarının, arkadaşlarının, dost ve ahbablarının ölümünü ve toprağın altındaki hallerini düşünmektir.

    Hasan-ı Basri şöyle demiştir: "Ölüm meleği, her eve günde üç kere bakar. O evde kim rızkını bitirir ve ömrünü tüketirse onun ruhunu alır. Melek, onun ruhunu alınca, evdekiler onun için ağlamaya başlarlar. Melek evden çıkarken dönüp onlara şunu söyler: "Bu benim bu eve son gelişim değildir. Ben hepinizi alıp götürene kadar buraya gelip gideceğim." Ev halkı meleğin bu sözünü duyabilselerdi, öleni bırakıp kendileri için ağlarlardı."  Hakikaten bizden önceki insanlar gerçek adam idiler. Bizden önceki insanların sözleri söz, tevbeleri gerçek tevbe idi.

    Fudayl bin İyaz, bir sahranın ortasına çadır kurmuş, sırtına bir aba giymiş, başına yünden bir külah geçirmiş ve boynuna da bir tesbih asmıştı. Yanında bir çok adamı vardı, hepside eşkiya ve harami idi. Gasp ettikleri her malı onun önüne getirirlerdi. Zira vurguncuların reisi o idi, dilediği şeyi kendi payı olmak üzere ayırırdı. İlk zamanlar da bir kadına aşık olmuştu. Eşkiyalıktan her ne elde ederse ona gönderirdi. Bir defasında yine bu şekilde akşama kadar gönül eğlemiş, derken oradan geçmekte olan bir kervanda bulunan bir kişi: "İman edenlerin gönüllerinin Allah'ı zikretmek üzere yumuşaması ve ondan gelen hakikate bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha evvel kendilerine kitap verilip de üzerlerinden uzun zaman geçmiş, artık kalpleri kararmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasıklardı." (Hadid; 16) mealindeki ayeti okuyordu.

    Okunan bu ayet bir ok gibi Fudayl'ın yüreğine dokundu. Onu içinden yaraladı: "Geldi, geldi, hatta geçti bile!" diye söylendi. Şaşkın ve mahçuptu, yerinde duramıyordu. Gitti bir harabeye sığındı. Kervanda bulunanlardan meydana gelen bir cemaat hazırlanmışlardı ve yola çıkmak istiyorlardı. İçlerinden biri: "Nasıl yola çıkabiliriz ki, şaki Fudayl yol üzerinde bulunmaktadır." dedi. Bu sözü duyan Fudayl: "Size müjdeler olsun artık o, yaptığına pişman olmuş ve tevbe etmiştir." diye bağırdı. Bundan sonra ağlaya ağlaya, diyar diyar gezdi ve haksızlık yaptığı kişilerden af ve helallik diledi. Bu şekilde Allah-u Zülcelal'e karşı tevbe ederek Evliyanın büyüğünden oldu.

    İşte bizim sözümüz de Fudayl'ın sözü gibi olmalıdır. Acaba Fudayl şimdi nerededir? Eğer Fudayl yol kesicilikle devam etseydi, yine ölecekti. Böyle Allah'a dönerek kulluk ve ibadet yaptı ve yine Fudayl öldü. İşte biz de böyleyiz. Eğer biz Allah-u Zülcelal'e hakiki olarak yönelirsek de öleceğiz, hiç birşey yapmasak da yine öleceğiz. Fakat ikisinin arasında nice farklar vardır.

    Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "De ki: Haberiniz olsun ki, o önünden kaçıp durmakta olduğunuz ölüm, (günün birinde aniden) mutlaka size gelip kavuşacaktır. Sonra gizli ve açık bütün şeyleri bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size neler yaptığınızı bir bir haber verecektir." (Cuma; 8) Hepimiz gözümüz ile görüyoruz ki; hiç kimse ölümden kurtulamıyor. Ölümden sonra da bâki olan bir hayat vardır. İster ölümden kaçalım, istersek kaçmayalım; mutlaka bir gün ölümle karşılaşacağız. Sonra da hesap vermek için Allah-u Zülcelal'in huzuruna varacağız. İşte buna mecburen hazırlanmak zorundayız.

    Allah-u Zülcelal Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Peygamber (S.A.V) hadis-i şeriflerde cehennemin ne kadar dehşetli olduğunu anlatmışlardır. Cebrail aleyhisselam, Hz. Peygamber (S.A.V)'e normal gelişlerinin dışında çıkıp geldi. Hz. Peygamber (S.A.V) ayağa kalkarak: "Ey Cebrail, sana ne oldu, ne oldu sana?" diye sordu. Cebrail aleyhisselam: "Allah-u Zülcelal cehennemde bin yıl yakılmasını emretti, yakıldı. Ta ki o ateş beyazlaşmıştı. Sonra tekrar emredildi, bin yıl yine yandı ve kıpkırmızı oldu. Sonra bin yıl yine yakılmasını emretti ve cehennem simsiyah kesildi. O şu anda zifiri karanlıktır. Ondan bir kıvılcım saçmaz, alevleri de asla sönmez. Allah'a yemin olsun ki, cehennemden bir iğne deliği kadar ateş yeryüzüne düşse, insanlar onun sıcaklığından yaşayamazlar. Seni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, cehennem bekçilerinden biri dünyaya gelse, onun çirkin suratı ve pis kokusu yüzünden herkes ölür. Seni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, cehennem ehlini bağlayan zincirlerden biri yeryüzüne düşseydi dünyadaki dağları çökertirdi. Kıyamet günü cehennem, boynundan yetmiş bin yularla çekilir. Her bir yularda yetmiş bin melek var-dır. Her bir meleğin alnının genişliği doğu ve batı arası kadardır. Kıyamet gününde cehennem hararetlenerek öyle bir gürültü çıkacak ki, eğer onun sesi şimdi dünyaya gelseydi, onun dehşetinden yeryüzünde bir tek canlı kalmazdı." (Taberani)

    İşte Allah-u Zülcelal cehennemi böyle hazırlamıştır. Buna göre ne cür'etle Allah-u Zülcelal'in emirlerini yapmayıp, nehiylerinden çekinmiyoruz. Aklımızı başımıza alarak cehennemi hiç unutmamamız gerekir. İşte ben herkesi, cehennemi unutmayıp onu düşünmeye davet ediyorum. İnsan hiç olmazsa biraz Allah-u Zülcelal'in merhametine, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'ın şefaatına kendisini layık görmesi lazımdır. İşte bunu herkes yapmalı ve hiç olmazsa buna inançlı olmalıdır. Çünkü insan iman ile dünyadan ayrıldığı zaman, cehennemde ne kadar yanarsa dahi yine oradan çıkıp cennete girecektir. İnsan ebedü'1-ebed nasıl cehennemde durabilir?Allah-u Zülcelal, bunun karşısında da kıyamet günü mü'min kulları için cennet hazırlamıştır. İnsan ne kadar cennetin nimetlerinin güzelliğini anlatsa da, onun sonunu getiremez.

    Dilimizle: "Cennet! Cennet!" diyoruz ama, Hz. Peygamber (S.A.V) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Cennet, öyle cennettir ki, o, insanın kalbinin üzerine hatara olarak bile gelmez. Allah salih kulları için, onların kalbine ve aklına hayal olmayacak, görülmeyecek şeyleri orada hazır etmiştir." (Buhari, Müslim, Tirmizi) Ehl-i hikmetten birine göre, sevap kazanma yolunu bırakıp göz göre göre dünyaya dalmak cahilliktir. Sağlayacakları sevabı bile bile, amel işlemek için gereken gayreti göstermemek acizliktir. Cennetteki rahatlığı ancak dünyada rahat yüzü görmeyenler tadabilir. Cennet zenginliğinin sefasını ancak, az dünyalıkla yetinerek dünyanın fazlalıklarını terkedenler sürebilirler.

    İbrahim bin Ethem bir gün hamama girmek istedi. Fakat hamam sahibi: "Ancak ücretini verirsen içeri girebilirsin!" diyerek onu içeri sokmadı. Bunun üzerine İbrahim bin Ethem ağlaya ağlaya: "Allah'ım, beni bedavaya şeytanların evine bile sokmuyorlar. Böyle olunca nasıl olup da, bedava olarak Peygamberin ve sıddıkların evine girebileyim?" dedi. Benim, her zaman Allah'ın azabından, kâfir, münafık ve fasık kulları için hazırladığı cehennem ateşinden bahsetmemin sebebi şudur. Aslında ben ondan hiç bahsetmek istemiyorum. Çünkü Allah-u Zülcelal çok merhamet sahibidir. Ben O'nun daima merhametinden bahsetmek istiyorum. O'nun kullarını nasıl affetiğinden bahsetmek istiyorum.

    Fakat bir hayvanın sahibinden kaçtığı gibi, biz de O'nun merhamet kapısından kaçarsak O'nun azabına uğrarız. İşte cehennemden bahsetmemin sebebi budur. Yoksa biz, bizar (çaresiz) olarak Allah'a doğru gidersek, Allah'ı çok affedici olarak buluruz. O'nun affı hiçbir kulun affına benzemez. İşte Allah-u Zülcelal o kadar merhamet sahibidir.

    Bir insanın Allah-u Zülcelal'in azabına karşı kuvveti var ise, istediğini yapsın. Fakat mü'min kardeşine de benim yaptığım gibi yap demesi doğru değildir. Bizler Hz. Peygamber (S.A.V)'in ahlakını tamamıyla bilseydik, Onun ahlakını ne güzel bir ahlak olduğunu anlardık. Çünkü Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin." (Kalem; 4)

    Mesela hırsızlık ve bir arkadaşı öldürmek küfür ahlakıdır. İşte İslam dini birbirimize menfaatli olmayı ve zarar vermemeyi emrediyor. Allah-u Zülcelal hepimize akıl vermiştir. Akıl da hem dünyada ve hem ahirette rahat yaşamayı ister. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "O gün kişi elleriyle sunduğunu görür ve inkarcı da 'keşke toprak olsaydım' der." (Nebe; 4O)

    Biz şahid oluyoruz ki, bazı insanlar dünyada da pişman oluyorlar. Bir insan hasta olup dünya hayatından umutsuz kaldığı zaman, hemen pişman olarak tevbeye kaçıyor. İnsan burada pişman olmayıp aniden ölse de, ahirette pişman olacaktır. Onun için derdimiz çok büyüktür. Nitekim Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Soyunuzla öğünmek, sizi (Allah'a ibadet etmekten) o kadar meşgul etti ki, hatta kabirleri ziyaret etmekle oradakileri sayacak kadar oldunuz (Ölülerinizi sayıp çokluğu ile öğündünüz). Hayır! (Böyle yapmayınız) Yakında bileceksiniz. Hayır! (Tekrar gözünüzü açın ve böyle şeyler yapmaktan sakının) Çünkü yakında (kabirde nelerle karşılaşacığınızı) bileceksiniz." (Tekasür; 1-4)

    Allah-u Zülcelal, Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde kullarını ikaz etmektedir. Allah-u Zülcelal'in bu ayet-i kerimedeki hitabı ve ikazı çok büyüktür. İnsan bunu derin olarak düşünürse bu hitabın çok büyük olduğunu anlar. Kitapların anlattığına göre orası öyle dehşetli bir yerdir ki, ona çok iyi hazırlanmak lâzımdır. Tabii buna hazırlanmak kendi kafa-mızla değil, Allah-u Zülcelal'in, Hz. Peygamber (S.A.V) vasıtasıyla bildirdiği kural ve kaidelere göre hareket etmekle olur. Şeyh Abdulkadir Geylani bir gün dışarda iken, şeytan bir bulutun içine girerek nur şekline girdi ve ona: "Ey Abdulkadir, sen hakiki olarak makamına eriştin. Artık senin ibadet ve taatına lüzum yoktur." dedi. Şeyh Abdulkadir Geylani: "Ey lain! Sen bana ne diyorsun, Hz. Peygamber (S.A.V) kainatın en efdali olduğu halde ona bu şekilde söylenmedi. Çık oradan!" dedi. Şeytan: "Eyvah, sen beni nasıl bildin." diye sordu. Şeyh Abdulkadir Geylani: "İlmin bereketiyle bildim. Çünkü senin sesin bir taraftan geli-yordu. Eğer Allah'ın sesi olsaydı, O'nun sesi her yerden gelecekti. Bunun için biliyorum ki, sen şeytansın." diye cevap verdi. Bunun üzerine şeytan: "Hakikaten sen ilmine kurban ol, çünkü senin gibi bu makamda olan yetmişbin Evliyayı küfre götürdüm." dedi.

    Şeytan bir gün İmam-ı Şafii'ye: "Beni dilediği şekilde yaratan ve dilediği şekilde kullanan, istediği zaman cennet ve cehenneme atacak olan Allah adil mi yoksa zalim midir?" diye sorar. İmam-ı Şafii biraz düşündükten sonra: "Şayet seni, senin arzuna uyup da yaratmışsa zulmetmiştir. Yok şayet kendi dilediği gibi yarattıysa, o dilediğini yapar." cevabını verir. Şeytan sonra İmam-ı Şafii'ye: "Ey Şafii, ben bu sorumla yetmiş bin abidin fikrini bulandırıp onları kulluktan alıkoydum." der. Şeytan ilimsiz ibadet eden kimselerle çok uğraşır. Onun için insana mutlaka ilim gereklidir.

    İmam-ı Gazali şöyle demiştir: "Ne yalnız ilim, ne de yalnız amel insana kâfi gelmez. İkisinin beraber olması lazımdır. Yalnız ilim, sahibini fasık yapar. Yalnız amel de sahibini zındık yapar."

    Bazı insanlar ilimsiz amel yapmaya çalışıyorlar. Fakat İslam ahlâkını bilmedikleri için yolu şaşırıyor ve amelle kibir ve ucuba gidiyorlar. Bu da cehenneme girmeye sebep olur. Bu dünyadaki ateş, yetmiş sefer sularla yıkanmıştır. Cehennem ateşi, dünyadaki ateşten yetmiş kat daha hararetlidir. Hepimiz buna inanıyoruz ki, eğer günahlarla ahirete gidersek gideceğimiz yer herkesce malumdur. Peki biz ateşe ne kadar dayanabiliyoruz? Bir sigara ateşinin üzerinde kendimizi tecrübe edelim. Hepimizin bildiği gibi bu ateşe de kimse tahammül edemez. O zaman nefsimize hitap ederek şöyle diyelim: "Ey Nefsim, bu ateşe dayanamıyorsan, uğraş amel yap. Bu ateşten kendini muhafaza et. Allah-u Zülcelal'e karşı, ibadette bulun. Çünkü yapmış olduğun her amel teraziye girecektir. Her gün kendi hesabını gör."

    İşte insan böyle olduğu zaman, ahiret bakımından ilerlemesi her gün biraz daha fazla olacaktır. Ebu Hureyre (R.A) rivayetle Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: "Bir kul günah işler ve: "Allah'ım! Benim günahımı bağışla!" der. Allahu-u Teala da: "Kulum günah işledi, kendisini hem affedecek hem de sorumlu tutacak bir Rabbinin bulunduğunu bildi." buyurur. Kul dönüp tekrar günah işler ve: "Allah'ım! Beni bağışla!" der. Allah-u Teala da: "Kulum günah işledi, hem affedecek hem de sorumlu tutacak bir Rabbinin bulunduğunu bildi." der. Kul tekrar dönüp günah işler ve: "Rabbim! Günahımı bağışla!" der. Allah-u Teala da: "Kulum günah işledi, affedecek ya da sorumlu tutacak bir Rabbinin bulunduğunu bildi. Haydi istediğini yap! Ben seni bağışladım." buyurur." (Buhari, Müslim)

    İşte bütün bu imtiyazlar Hz. Peygamber (S.A.V)'in yüzü suyu hürmetinedir. Daha önceki ümmetlerin şeriatlarına göre herhangi bir günah işleyen kimseye helallerden biri haram kılınırdı. Yine o ümmetlere mensup birisi bir günah işleyince evinin kapısında veya vücudunda: "Falan oğlu falanca, şu günahı işlemiştir ve tevbesi de şöyledir." diye bir yazı ile karşılaşırdı.

    Oysa Allah-u Zülcelal, bu ümmete kolaylık göstermiştir. Buna göre her müslümanın tevbe ederek Allah'a yönelmesi vaciptir.

    Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...

 

2006-08 © Akabe-Sevgi Islamische Bestattungen | Tasarım: HANSE Medien